
BİR FIRIN HİKÂYESİ
Çocukluk, Korku ve Bir Kış Gecesinin Öğrettikleri
Bu satırlar bir köy çocuğunun hatırası değil yalnızca; aynı zamanda bir dönemin alışkanlıklarına, aile içi sert disipline ve çocuk aklının çaresizliğine dair ibretlik bir tablo.
Çocukluğum Eğiller Köyü’nde geçti. O yıllarda köy hayatının en yaygın ve en tehlikeli alışkanlıklarından biri sigaraydı. Büyüklerin içtiği, gençlerin özendiği, çocukların ise merakla başladığı bir alışkanlık… Sigara bulursan içersin, bulamazsan tütün sararsın. Çevredeki arkadaşlıklar, bazı büyüklerin hoşgörüsü ya da görmezden gelişi, tiryakiliği sürdürmeyi kolaylaştırırdı.
Ben de o kolaylığa kapılanlardan oldum.
Henüz yaşım küçükken başlayan bu alışkanlık, babamla aramda bitmeyen bir gerilime dönüştü. Babam sigaraya karşı sertti. Ben gizledikçe o daha çok öfkelendi. Dayak korkusu büyüdükçe evden uzaklaşmam da arttı. Çoğu zaman dedemde ya da akrabalarda kalır, eve uğramamaya çalışırdım. Ama babam nereye gitsem bulurdu.
Bir kış gecesi yine eve gitmeye cesaret edemedim. Hava ayazdı. Köy sokakları ıssız, vakit epey ilerlemişti. Cami odasında bile kalsam bulunacağını biliyordum. Tam eve dönmeyi düşünürken, sokağa yakın bir fırından yüzüme sıcak bir hava vurdu. Belli ki o gün ekmek yapılmıştı.
O sıcaklık, korkuya sığınak oldu.
“Bu gece burada yatarım” dedim kendi kendime. Taş fırının içine girdim. Sıcak küllerin arasında, karanlıkta uykuya daldım. Çocuk aklı işte… Tehlikeyi değil, yalnızca babanın öfkesinden kaçışı hesap ediyordum.
Sabah ezanına yakın bir çıtırtıyla uyandım.
Bir kadın gelmişti. Habersizce fırını yakmaya hazırlanıyordu. Çalı çırpı yerleştiriyor, ateşi tutuşturmak için eğiliyordu. O an içimi tarif edilmez bir korku kapladı. Eğer ateş yanarsa, o fırının içinde yanacaktım.
Panikle, yakılmak üzere olan ateşi dışarı doğru ittim ve kül içinde doğruldum. Kadın beni fark edince büyük bir çığlıkla geri çekildi. Karanlıkta, fırının içinden çıkan kül yüzlü bir çocuğu kim görse korkardı. Telaşla oradan uzaklaştı.
Ben ise üzerim başım is içinde, can havliyle dışarı çıktım.
Yanarak ölmekten kurtulmuştum.
O kadının kim olduğunu hiç öğrenemedim. Sabah ezanında fırını yakmasının sebebi muhtemelen tarlaya gidecek aileye ekmek yetiştirmekti. O gün ekmeği yapabildi mi, korkusu ne kadar sürdü, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, o sabah iki korkunun çarpıştığıdır: Bir annenin ani dehşeti ve bir çocuğun babadan dayak yeme korkusu.
Sonra doğruca dedemin evine gittim.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Çocukluk aklı, korku karşısında mantığı susturur. Dayaktan kaçmak için fırına giren bir çocuk, aslında daha büyük bir felakete yürüdüğünü anlayamaz.
Bu hikâye yalnızca bir anı değil; ailelere, köy yaşamının alışkanlıklarına ve çocuk terbiyesindeki yönteme dair bir uyarıdır. Şiddet korkusu, çocuğu doğruya yaklaştırmaz; aksine daha büyük tehlikelere sürükleyebilir. Sigara gibi bir alışkanlıkla mücadele, dayakla değil bilinçle olur.
Bir kış sabahı taş bir fırının içinde yanmaktan kıl payı kurtulan bir çocuğun hikâyesi, belki de bu yüzden anlatılmalıdır.
Çünkü bazen en büyük ders, ateşe en çok yaklaştığımız anda alınır.



