BIST 100
12.118,29 -1,08%
DOLAR
49,3896 0,02%
EURO
55,1394 -0,35%
GRAM ALTIN
6.512,38 -1,43%
BITCOIN
81.733,00 -1,93%
FAİZ
39,70 0,30%
GÜMÜŞ GRAM
88,29 -6,06%
GBP/TRY
65,1943 -0,47%
EUR/USD
1,1155 -0,39%
BRENT PETROL
104,44 -1,82%
ÇEYREK ALTIN
10.647,73 -1,43%
İzmir Kapalı
İzmir hava durumu
16 °

HABER

Son dakika..

Son dakika… MHP lideri Bahçeli: Ara seçim yok, seçimler zamanında yapılacak

HABER MERKEZİ- İşte Bahçeli’nin konuşmasından öne çıkan satır başları;Enerji kaynaklarının güvenliğiyle sınır emniyetinin, uluslararası hukuk ile ırkçı ve mezhepçi zihniyetlerin arasında ilmek ilmek örülmüş çok katmanlı bir hesaplaşma ağı bulunmaktadır. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak hava saldırılarıyla başlayan savaşın, 7 Nisan’da iki haftalık ateşkese bağlanmış görünmesi krizin bittiği anlamına gelmemektedir.Bu ateşkes, kapsamlı bir uzlaşıdan ziyade tarafların stratejik ve temel hedeflerine ulaşamadığı bir noktada pozisyonlarını gözden geçirmesine imkân tanıyan geçici bir duraklama niteliğindedir.
“SİLAHLAR GEÇİCİ SUSTU, HESAP KAPANMADI”
Kalıcı çözüm zemini oldukça zayıftır. Savaşın nihayete ermesi ve barışın sağlanması ise erişilebilir bir hedef olmaktan uzaktır. Bu nedenle bugün ateşkes diye sunulan tabloyu saf dil bir iyimserlikle değil, devlet ciddiyetiyle okumak zorundayız. Çünkü ateşkesin kendisi bile bir güç mücadelesinin aracına dönüşmüş durumdadır. Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nın açılması şartıyla iki haftalık ateşkesi kabul ettiklerini ve İran’dan 10 maddelik teklif aldıklarını söylemesi, buna karşılık İran’ın da savaş hedeflerine ulaşıldığını ilan etmesi krizin masaya taşındığını göstermiştir. Anlaşılmaktadır ki silahların geçici olarak susması, hesapların kapandığı değil, gerek sahada gerek masada yeniden ayarlandığı bir ara safhaya işaret etmektedir. İslamabad’da 12 Nisan’da gerçekleştirilen doğrudan ABD-İran müzakereleri ise herhangi bir anlaşma sağlanamadan sona ermiştir. Yalnızca sahada değil, diplomatik zeminde de bütün ağırlığını sürdüren bu mücadele sonrasında görüyoruz ki ortada bitmiş bir kriz değil, yalnızca biçim değiştirmiş bir bilek güreşi mevcuttur.
“DÜNYA BARIŞ KONSEYİ KURULMALI”
İslamabad’da sonuçsuz kalan görüşmeler, bölgedeki çatışmaların küresel bir yıkıma evrilme ihtimalini daha da kuvvetlendirmiştir. Denetimsiz ve önü alınmayan güç rekabeti ve silahlanma hırsı nasıl ki bugün Orta Doğu’da bombaların patlamasına sebebiyet veriyorsa, yarın Avrupa’nın göbeğinde, Asya’nın düğüm noktalarında ve Afrika’nın kırılgan havzalarında daha büyük yıkımların da önünü açacaktır. 2020’de küresel salgınla sarsılan insanlık, Ukrayna-Rusya savaşıyla, Kızıldeniz ve Karadeniz’de bozulan ticaret güvenliğiyle, Gazze’deki insanlık dramıyla, Lübnan’daki yıkımla, Etiyopya’da, Sudan’da ve Somali’de patlak veren krizlerle durmaksızın savrulmuştur. Keşmir hattında Hindistan ile Pakistan’ın karşı karşıya geldiği, bugün Pakistan’da Pakistan-Afganistan geriliminin on binlerce insanın hayatını alt üst ettiği bir dünyada, yangının tek bir bölge ile sınırlı kalacağını düşünmek tehlikeli bir gaflettir. Dünya Savaşı ihtimalinin daha yüksek sesle telaffuz edildiği böylesi bir dönemde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Antony Kuvvertes’in öncülüğünde ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla bir Dünya Barış Konseyi mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi, insanlık nam ve hesabına tarihi bir mecburiyettir.
“TÜRKİYE, ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMAYA HAZIRDIR”
Barış lafzını taşıyıp savaşı fiilen büyüten ikircikli anlayışların değil, adaleti, dengeyi ve hakkaniyeti esas alan yeni bir küresel iradenin tecellisi artık kaçınılmazdır. Türkiye, tarihinin yüklediği sorumlulukla ve coğrafyasının biçtiği misyonla elini taşın altına koymaya hazırdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesi, dün olduğu gibi bugün de atacağımız her adımın rotasını, yürüyeceğimiz tüm yolların istikametini tayin edecektir.
Son dakika… Şanlıurfa’da lisede silahlı saldırı! Rehin öğrenciler var iddiası
“GAZZE’DEKİ ÇIĞLIKLAR BUGÜN LÜBNAN’DA YANKI BULMAKTADIR”
Aziz dava arkadaşlarım, dikkat çekici olan bir diğer durum ise İran cephesinde geçici bir frenleme yaşanırken Lübnan cephesinin açık tutulmasıdır. İsrail ordusunun Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında yaşanan can kayıpları, Siyonist hesapların Lübnan topraklarını terk etmeye niyetli olmadığını göstermektedir. Gazze’deki çığlıklar bugün Lübnan’da yankı bulmaktadır. İsrail’in Lübnan’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal eden saldırıları derhal durdurulmalıdır. Bölgedeki istikrarın sağlanması ve kardeş Lübnan halkının toprakları üzerindeki egemenliğin tesis edilmesi insani ve vicdani bir gerekliliktir.
“İSRAİL BU SAVAŞIN GERÇEK VE TEK SORUMLUSUDUR”
İsrail’in Suriye, İran ve Lübnan gibi bölge ülkelerini hedef alan saldırılarının arttığı ve geniş bir coğrafyada Amerika Birleşik Devletleri güdümünde ve desteğinde sürdürülen emperyalist faaliyetlerin yoğunlaştığı görülmektedir. Bölgemizdeki komşu ülkeleri istikrarsızlaştırarak Siyonizm ve emperyalizm lehine yeniden bir güvenlik inşa etmeye çalışan anlayış yalnızca kaos üretmektedir. İsrail bu savaşın gerçek ve tek sorumlusudur. İsrail üzerinde bir baskı mekanizmasının işletilememesi ise uluslararası sistemin esas sorunudur. Amerika Birleşik Devletleri’nin şımarık çocuğunun saldırganlığının nasıl tolere edildiği, hatta zaman zaman nasıl teşvik edildiği ise küresel dünyanın çifte standartlarını gözler önüne sermektedir.
İlk kıblemiz, göz nurumuz, mübarek hatıraların ve mukaddes emanetlerin kalbi olan Mescid-i Aksa, Miraç mucizesinin eşi, Peygamber Efendimiz’in ümmetine yadigârıdır. Bu kutlu mabede yönelen her tahakküm ve her kuşatma, doğrudan doğruya ümmetin şerefine yönelmiş bir saldırıdır. Mescid-i Aksa’nın İsrail tarafından 41 gün boyunca ibadete kapatılması ve ancak geçtiğimiz günlerde yeniden açılması, bize bu mücadelenin yalnız hava sahaları, sınırlar ve üsler üzerinden değil, kutsal değerlerimiz, inançlarımız, iman ve gönül iklimimizin ait olduğu mekânlar ve inancımızın hafıza sahası üzerinde de yürütüldüğünü göstermektedir. Filistinli Müslüman kardeşlerimizin ibadet özgürlüğü ağır şekilde sınırlandırılmış, hâlihazırda süren insanlık dramına, önü arkası kesilmeyen insan hakları ihlallerine bir yenisi daha eklenmiştir.
“BATI’NIN SESSİZLİĞİ HESAPLI BİR AHLAKİ KÖRLÜK, ORGANİZE BİR SİYASİ İKİYÜZLÜLÜKTÜR”
Öte yandan İsrail Meclisi’nde kabul edilen ve Filistinli siyasi tutuklular için idam cezası yolunu açan düzenleme, Siyonizmin hukuktan ve ahlaktan yoksun yönünü gözler önüne sermektedir. Hukuk eliyle meşrulaştırılmaya çalışılan zulüm, Siyonizmin İslam’dan almaya çalıştığı intikamın, Filistinli kardeşlerimiz üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümün bir başka yansımasıdır. Uluslararası hukuk bu denli ağır bir saldırıya dayanabilecek midir? Eşitlik nerede kalmıştır? Ayrımcılık yasağı kimler için vardır? Batı’nın insan hakları söylemiyle Orta Doğu’nun gerçekliği arasındaki uçurum artık gizlenemez hâle gelmiştir. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları adına dünyaya nizam vermeye kalkışanlar, söz konusu Filistin olunca ya derin bir sessizliğe gömülmekte ya da apaçık hukuksuzlukları muğlak ve utangaç cümlelerle geçiştirmektedir. Batı’nın bu sessizliği hesaplı bir ahlaki körlük ve organize bir siyasi ikiyüzlülüktür.
ABD-İran-İsrail savaşının 46. günü! Ablukayı delen tek ülke: ABD’nin kararı sonrası Hürmüz’de bir ilk
Bütün bunlar yaşanırken bölgenin stratejik damarları da ayrı bir baskı altındadır. Hürmüz Boğazı’ndan enerji geçişi ve deniz yollarının güvenliği tartışmaya açılmışken, Orta Doğu’da su güvenliği de önem kazanmıştır. Savaş öncesi dönemde de küresel ölçekte en yüksek su sıkıntısı yaşayan coğrafyalardan biri Orta Doğu’dur. İklim değişikliği, kuraklık, talep artışı ve çatışmalar su kaynaklarını yeni bir rekabet cephesine dönüştürmüştür. Sınır ötesi askeri gelişmeler okunurken, kaynak güvenliği, ticaret yollarının kontrolü, üretim ağlarının örgüsü ve coğrafyanın medeniyet yapısı birlikte ele alınmalıdır.
“İÇ CEPHEYİ SAĞLAM TUTMADAN DIŞ KUŞATMAYI YARMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Bugün bölgedeki her sarsıntı, Türkiye’ye mezhepçilik, etnikçilik ve vekâlet savaşları üzerinden yeni faturalar çıkarmak isteyen odakların iştahını kabartmaktadır. Türkiye’yi içeriden tartışmalı hâle getirmek, etnik ve mezhebi fay hatlarını kaşımak, Terörsüz Türkiye süreci devam ederken devletin omurgasını yumuşatmak, sınır dışındaki kirli hesapların içerideki yankısından başka bir şey değildir. Washington-Tel Aviv hattında yaşanan gerilim karşısında bölge devletlerinin etnik, dinî ve mezhebi bölücülüğe fırsat vermeyen bir dayanışma çizgisinde kalması hayati bir meseledir. İç cepheyi sağlam tutmadan dış kuşatmayı yarmak mümkün değildir. Sanıyorum ki sınırlarımız dışındaki tüm gelişmeler karşısında Terörsüz Türkiye sürecini sürdürmekteki ısrar ve kararlılığımızın temel sebepleri daha iyi anlaşılmaktadır.
“MUHALEFET, KENDİ BASİRETSİZLİĞİNİ ELE VERMEKTEDİR”
Hal böyleyken, bu süreci bahane ederek Milliyetçi Hareket Partisi’nin çizgisini, Türk milliyetçiliğinin fikrî omurgasını ve yegâne kalesini sorgulamaya yeltenen sözde muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir. Oysa ne idrakleri bu meseleyi kavramaya yeter, ne ufukları bu süreci okumaya yeter, ne de çapları Milliyetçi Hareket Partisi’ni tartışmaya yeter. Türk milliyetçiliğini sorgulama cüreti gösterenler önce kendi siyasi acziyetlerinin ve fikrî savrulmalarının hesabını çıkarmalıdır.
VATANIMIZ EMEKLE YAŞATILAN, EKİNLE GÜÇLENDİRİLEN BİR EMANETTİR”
Değerli dava arkadaşlarım, üzerinde yaşadığımız bu aziz topraklar, kadim Anadolu coğrafyası, bin yıllık Türk yurdudur. Vatan dediğimiz büyük ve mukaddes hakikat yalnızca taşın, toprağın, dağın, ovanın fiziki varlığından müteşekkil değildir. Vatan, toprağa düşen şehit kanıyla, bayrağı göndere çekmek için ödenen bedelle, bu uğurda çekilen çileyle ve nesiller boyunca bu mirasa gösterilen sadakatle anlam kazanan değerdir. Bir avuç toprağı vatan yapan, o toprağın can pahasına, kan pahasına, anadan ve yardan ayrı düşmek pahasına korunmuş olmasıdır. Vatan, uğruna ölünen, uğruna öldürülen, uğruna direnilen, uğruna feda edilen, nice nesiller hür yaşasın diye serden geçilen tarihî ve millî bir varlıktır. Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken hayati bir hakikat daha vardır. Toprağı vatan yapan sadece müdafaa edilmesi değil, aynı zamanda imarıdır, ihyasıdır, üreten, eken, biçen, alın teriyle bereketlendiren ellerdir. Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa, çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir. Askerimizin koruduğu, çiftçimizin işlediği, milletimizin üzerinde devlet kurduğu toprak işte böyle vatan olur. Uğruna can verilmiş fakat terk edilmiş bir toprak parçası zamanla sadece hatıralarda ve hamasi sözlerde yaşayan bir kayba dönüşecektir. Ekilip biçilen, üretimle zenginleşen, nesilden nesile aktarılan, aidiyet kazanan toprak ise vatan olma vasfını her geçen gün yeniden teyit eder.
Türk milleti tarih boyunca pek çok badire atlatmıştır. Kıtlık zamanında duruşunu yitirmeyen, yoklukta direncini kaybetmeyen, toprağı namus bilen, namusunu son nefesine kadar muhafaza eden büyük bir millettir. Türk milliyetçisi için toprağı düşmana karşı müdafaa etmekle toprağı işlemek arasında mahiyet farkı yoktur. Bunlar aynı millî şuurun iki cephesidir. Biri istiklalin kanla kazanılmış yüzüdür, diğeri istiklalin alın teriyle inşa edilmiş yüzüdür. Biri hududu muhafaza eder, diğeri o hududun içindeki hayatı ayakta tutar. Biri devleti saldırıya karşı korur, diğeri milletin nasibini sinesinde tutar. Vatanımız emekle yaşatılan, ekinle güçlendirilen, ekmek olup nimete dönüşen, evlatlarımıza geleceğe taşınan bir emanettir. İşte bu sebeple tarım meselesine basit bir sektör başlığı, dar bir ekonomik alan, sadece çiftçinin gündemi veya piyasa dengeleriyle sınırlı bir faaliyet olarak bakamayız.
“KARNININ BAŞKASININ DOYURMASINA İZİN VEREN DEVLET HÜR DEĞİLDİR”
Tarım, toprağın hayatla buluşma biçimidir. Tarım, toprağın milletin sofrasına ulaşma şeklidir. Tarım, nasibin devlet aklıyla birleşmesidir. Tarım, milletin yalnız bugününü değil, yarınını da besleyen stratejik kudrettir. Günümüz dünyasında bir millete diz çöktürmenin tek yolu işgal değildir. Dışa bağımlı hâle gelen millet diz çökmüş demektir. Çiftçisini, tarlasını terk etmişse, köylüsü bağını dağıtmışsa, devlet üreticisini kaybetmişse diz çökmüş, çocuklarının sofrasını başkasının denetimine bırakmış demektir. Kaşığını başkasının doldurmasına, karnının başkasının doyurmasına izin veren devlet hür değildir.
“GIDA GÜVENLİĞİ BİR MİLLÎ EGEMENLİK, BİR MİLLÎ BEKA MESELESİDİR”
Bu nedenle gıda güvenliği doğrudan doğruya bir millî egemenlik, bir millî beka meselesidir. Tarım meselesi ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir. Gıda güvenliği tali bir politika başlığı değildir. Savaş bugün sadece cephede çarpışmayla verilmemektedir. Savaş bazen sınır hattında olur, bazen gümrük kapılarında olur, bazen yağmur duasına çıkan ellerde olur. Savaş bazen vatandaşlarımızın kesesine giden yolda olur. Bazen evladını karnı tok uyutmak isteyen annenin çabasında olur. Savaş bazen silahla gelir, bazen ambargoyla gelir, bazen kurşunla gelir, bazen tohumla, gıda zinciriyle, gümrük baskısıyla gelir. Savaş sadece tankla, tüfekle, füzeyle yürütülmez. Savaş bazen tedarik zincirinin kırılmasıyla, bazen boş market raflarıyla, bazen kepenk indiren esnafla, bazen kapatılan pazar tezgâhıyla olur. Bugün tohumunu kim üretiyorsa savaşın galibi odur. Bugün bir milletin sofrasına gelen aşı kim kaynatıyorsa savaşın galibi odur. Kendi kendine yetebilen bir ülke olmak düş değildir. Kadere emanet edilmiş bir dua değildir. Hamasi bir dilek hiç değildir. Bugün üretilebilen ve ürettiğini tüketebilen bir Türkiye olmak jeopolitik bir zorunluluk, millî bir gereklilik, tarihî bir haysiyet meselesidir.
Bugün dünyamızın içinden geçtiği kaotik dönemde iklim baskılarının arttığı, su krizlerinin büyüdüğü, tarımsal üretimin jeopolitik bir silaha dönüştürülebildiği, lojistik hatlarının kırılganlaştığı, biyoteknolojik müdahalelerin ve denetimsiz gıda dolaşımının çoğaldığı bir vasatta tarımı sadece ekonomik verim meselesi olarak görmek basiretsizliktir. Tarım millî mukavemettir. Tarım yarınlarımızı bugünden koruma iradesidir. Tarım tam bağımsız, büyük ve güçlü Türkiye’dir. Türk milleti kriz anında kapı kapı dolaşacak, başkasının lütfuyla yaşayacak, yardım eli uzanmasını bekleyecek bir millet değildir. Türk milleti kendi emeğiyle ayağa kalkmış, kendi iradesiyle tarih yazmış, kendi alın teriyle kıtlıkları yarmış büyük bir millettir ve kıyamete kadar öyle kalacaktır. Bize düşen toprağı küstürmemektir. Bize düşen çiftçiyi yalnız bırakmamaktır. Bize düşen köyü boşaltan değil, milletin efendisi olan köylüyü yaşatan politikaları hâkim kılmaktır.
Merhum Âşık Veysel ne güzel söylemiştir. Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi. Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi. Kazma ile dövmeyince kıt verdi, benim sadık yârim kara topraktır. Kara toprağa terini katık edip soframıza nimet ulaştıran çiftçimizi ve köylümüzü ezdirmemek de elbette bize düşecektir. Hem çiftçimizin alın terine hem helal soframız için kesemizden çıkan kazanca göz dikenlere de göz açtırmamalıyız. Milletin emeği ve alın teri üzerinde haksız kazanç devşirerek kâr maksimizasyonu hedefleyen fırsatçıları tek tek belirlemeli ve nerede gayrimeşru bir kazanç alanı varsa derhâl devlet eliyle kapatılmalıdır.
Galatasaray’da çanlar Okan Buruk için çalıyor! 6 maddelik rapor
“ÇOCUKLARIMIZA TOPRAĞIN KIYMETİ ANLATILMALI”
Değerli dava arkadaşlarım, tarım aynı zamanda nesillerimizin beden ve zihin sağlığını ilgilendiren millî bir meseledir. Bugün GDO’lu gıdalar, denetimsiz üretim biçimleri, tedarik zinciri bozulmuş gıdalar, kimyasal yoğunluk, sağlıksız tüketim kalıpları ve ithalata dayalı beslenme alışkanlıkları Türk evlatlarının bedenine ve ruhuna yönelmiş en büyük tehlikedir. Gıda güvenliği kadar güvenilir gıdaya ulaşma konusu da son derece önemlidir. Güvenilir gıdaya erişim konusu, Türk milletinin yarını hangi bünyeyle, hangi dirençle, hangi şuurla taşıyacağının meselesidir. Çocuklarımızın sofrasını korumak geleceğimizi korumaktır. Hatırlar mısınız, çocukluğumuzda okullarda düzenlediğimiz yerli malı haftasını. Evimizde olanı elimizle bölüp paylaştığımız yerli malı haftaları işte tam bu meselenin muhafızıydı. Belki mütevazıydı, belki sade görünürdü. Ancak mesaj açıktı. Varlığı da yokluğu da, şükrü de sabrı da bilen çocuklarımız için bir ahlak kazanımıydı. Çocuklarımızın birlikte yedikleri meyveler onlara paylaşmayı da nimetin kıymetini bilmeyi de öğretirdi. İşte bu anlayışın güncellenmiş, güçlendirilmiş ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmış şekilde Millî Eğitim Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın müşterek çalışmasıyla bugünden yeniden ele alınması gerektiğine inanıyorum. Çocuklarımıza toprağın kıymeti anlatılmalı. Sağlıklı gıdalarla büyümelerini sağlamalıyız.
Millî şuur nutuklarla değil, o şuuru taşıyacak nesillerin yetiştirilmesiyle inşa edilir. Merhum şairimiz Abdurrahim Karakoç ne diyordu. Korudunsa kurşun dahi yiyerek, sevmişsindir düşünerek, duyarak, çıplak yerler yeşillensin diyerek bir fidan dikersen. Bu vatan senin. Şehidiyatın emaneti, gazilerimizin mirası, evlatlarımız yaşatsın diye maziden hatıra hikâyemiz budur. Topraklarda sürsün diye nesillerimize toprağın kanla sulandıkça ve ekilip biçildikçe vatan kılındığını anlatacağız. Hudutta sipere koşan Mehmetçiğimiz ile tarlasında ekin nöbeti tutan çiftçimiz birdir. Biri vatan toprağını korur, diğeri topraktan hayat bulur. Tarım aynı zamanda sosyal denge meselesidir. Köylerimizdeki hayatın sönmesi, şehirlerde demografik dengenin, sosyal hayatın ve kültürümüzün yara alması anlamına gelir. Bu sebeple kendi kendine yeten köyler anlayışını, geçmişine yönelik içi boş ve hamasi bir dönüş olarak değil, üretime odaklanan stratejik bir yürüyüş olarak değerlendirmek lazımdır. Bugün için üreten, yarın için depolayan, kooperatifleşen, yaylaları, tarlaları, meraları ve seraları boş bırakmayan, hayvanın başında duran, suyunu kirletmeyen, toprağını nadasa bırakmayan, havasını zehirlemeyen, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla ve çocuğuyla üreten köylere ihtiyacımız vardır.
Türk ve Türkiye Yüzyılı kırsalımızdan, köylerimizden, çiftçilerimizin ve besicilerimizin omuzlarında yükselecektir. Terörsüz Türkiye hedefimiz doğrultusunda ilerledikçe, sınırlarımızdan terörün hain gölgesi çekildikçe, huzurun coğrafyası genişledikçe, devletin kudretiyle milletin duası aynı istikamette buluştukça, yıllarca korkunun, istismarın, göçün ve güvensizliğin baskısı altında kalmış nice bölgemiz yeniden ayağa kalkacaktır. İşte tarım kentleri dediğimiz budur değerli dava arkadaşlar. Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır havzalarımızın, yaylalarımızın, ovalarımızın ve köylerimizin terör provokasyonlarından kurtularak büyük bir üretim seferberliğine katılması mümkündür ve artık hayal değildir. Terörsüz Türkiye, silahları susturan, terörün kökünü kazıyan bir hedeftir. Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir. Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenecek köylerdir. Terörsüz Türkiye, işini büyük şehirde aramayan gençlerdir. Terörsüz Türkiye, aşını anasının kazanında kaynatan kadınlarımızdır. Terörsüz Türkiye, ata yurdunu terk etmeyen babalardır. Terörsüz Türkiye, huzurun üretime, üretimin refaha dönüşmesidir. Devletimizin kudreti, kimi zaman gece yarısı dışarıda yürümekten korkmayan bir gencimizin sükûnetinde, kimi zaman trafikte çıkan bir kriz anında, kimi zamansa aniden patlak veren bir kargaşa teşebbüsünde suret kazanır.
“TÜRK POLİSİ, TOPLUMSAL HUZURUN SİPERİDİR”
Milletimizin huzuruna kasteden her tehdidin karşısında dimdik duran irade, Türk polisimizin bükülmez bileğinde hayat bulur. Türk polisi, asayişin teminatı, kamu düzeninin muhafazası, toplumsal huzurun siperi, bayrağın gölgesinde görev yapan şefkâtli evlatlarımızdır. Türk Polis Teşkilatı’nın 181. kuruluş yıl dönümünü idrak ettiğimiz bu anlamlı zaman diliminde yalnızca bir kurumun tarihsel serüvenini değil, devletin sürekliliğini sağlayan hayati bir damarın, görünmeyen fakat hissedilen bir kudretin, sessiz fakat sarsılmaz bir iradenin varlığını konuşmak mecburiyetindeyiz. Zira polis teşkilatı herhangi bir meslek grubunun ötesinde devletin sokaktaki aklı, gecedeki gözü, kriz anındaki refleksi ve toplumla kurduğu en doğrudan temas noktasıdır. Bu teşkilat sadece suçla mücadele eden bir yapı değildir. Aynı zamanda devletin varlığını günlük hayatın en somut alanında temsil eden canlı bir organizmadır.
Tarihe dönüp baktığımızda görürüz ki güçlü devletler yalnız ordularıyla değil, iç düzenlerini sağlayan teşkilatlarıyla ayakta kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin en zor dönemlerinde dahi asayişin muhafazası için kurulan zaptiye teşkilatları yalnızca güvenliği değil, devletin otoritesini ve devamlılığını tescil etmiştir. Çünkü iç düzen çökerse dış tehditlerin önünde duracak hiçbir set kalmaz. İşte Türk Polis Teşkilatı bu tarihsel mirasın bugünkü taşıyıcısıdır. Polis haftası münasebetiyle yurdumuzun dört bir yanında gecesini gündüzüne katarak görev yapan, kimi zaman canı pahasına, kimi zaman evladıyla geçireceği zaman pahasına, kimi zaman kendi yorgunluğunu içine atarak vatandaşlarımızın güvenliği için vazife başında olan bütün emniyet mensuplarımıza hürmetle selamlıyorum. Şehit olan polislerimize Cenâb-ı Allah’tan rahmet diliyorum. Gazilerimize minnetlerimi sunuyorum. Görevi başında olan her bir polis kardeşime de üstün başarılar temenni ediyorum.
Türk polisi bugün çok ağır bir yük taşımaktadır. Bayramda, afette, terörle mücadelede, seçimde, trafikte, her yerde ve her zaman görevde olan polis kardeşlerimiz, evlerimizde huzurla uyumamız için üstün bir adanmışlıkla çalışmaktadır. Bu adanmışlık elbette kıymetlidir. Elbette güvenliğimiz riske atılamaz. Ancak güvenliği sağlayan insanın huzuru da görev başında yıpratılamaz. Emniyet mensubu kardeşlerimizin hayat şartları görmezden gelinemez. Polislerimiz üzerine yüklenen fazla mesai sorunu ihmal edilemez. Karşılığı hissedilemeyen çalışma saatleri, sınırı belirsizleşen nöbet görevleri ve sürekli teyakkuz hâli polislerimizin omuzlarında çok ağır bir yük oluşturmaktadır. Bu kapsamda polis intiharlarının da göz ardı edilmemesi gerekir. Uzun mesai saatlerinin yorduğu, psikolojik baskının yıprattığı, yalnızlaşmanın yükünü taşıyan ve görev yoğunluğunun altında ezilen hiçbir polis kardeşimizi görmezden gelmemiz mümkün değildir. Türk polisi yalnız değildir. Yalnız bırakılmamalıdır. Yalnızlaştırılmamalıdır. Polis sadece bir güvenlik unsuru değil, aynı zamanda devletin sokaktaki nabzını tutan, krizleri ilk hisseden ve müdahale eden bir erken uyarı mekanizmasıdır. Bu mekanizma zayıflarsa devlet körleşir. Bu mekanizma yıpranırsa devlet ağırlaşır. Bu mekanizma çökerse devlet felç olur.
Sözlerime son verirken hareketimizin her döneminde olduğu gibi bugün de birliğimize, beraberliğimize ve birlikteliğimize göz dikenlere karşı dimdik duran ülküdaşlarımızı, ayrılığı reddeden, kardeşliği baş tacı eden, coğrafyamızın her bir rengini aynı potada eriten, Türk kimliğini yurdun her karışında egemen kılan yiğitlerimizi, yurdun dört bir yanında tarlasında bereket, fabrikasında üretim, okulunda ilim peşinde koşan tüm kardeşlerimi ve siz kıymetli dava arkadaşlarımı kalbî hürmetle selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Cenâb-ı Allah’a emanet olun efendim.
ARA SEÇİM TARTIŞMALARI
Grup toplantısının ardından ara seçim tartışmalarıyla ilgili konuşan Bahçeli, ara seçimin olmayacağını, seçimlerin zamanında yapılacağını söyledi.
…

SON DAKİKA HABERLERİ: Şanlıurfa’da lisede silahlı saldırı! Yaralı öğrenciler var

SON DAKİKA HABERLERİ: Şanlıurfa’da lisede silahlı saldırı! Yaralı öğrenciler var

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, av tüfeğiyle liseye giren bir kişinin rastgele açtığı ateşte, aralarında öğrencilerin de olduğu 7 kişi yaralandı. Özel harekat polislerinin de sevk edildiği okulda şüpheliyi teslim olması için ikna çalışmaları sürüyor.
RASTGELE ATEŞ AÇILDI
Olay, sabah saatlerinde, ilçeye bağlı Rüştü Küçükömer Caddesi’ndeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde meydana geldi. Kimliği belirlenemeyen kişi, av tüfeğiyle okula girip rastgele ateş açtı.
SALDIRGAN GİZLENDİ
Çevredekilerin ihbarı üzerine adrese polis ve sağlık ekipleri sevk edildi. Aralarında öğrencilerin de bulunduğu 7 kişinin yaralı olduğu öğrenilirken, saldırgan ise okulun içerisine gizlendi.
GENİŞ GÜVENLİK ÖNLEMİŞüpheli, ekiplerin uyarısına rağmen teslim olmayınca bölgeye özel harekat ekipleri de sevk edildi. Polis, olay yerinde geniş güvenlik önlemleri alırken, saldırganın teslim olması için ikna çalışmalarına devam ediliyor.

ÖĞRENCİLER CAMDAN ATLADI
Öte yandan yaralı öğrencilerin bazılarının silahlı saldırıdan kaçmak için camdan atladığı öğrenilirken, güvenlik güçlerince okulda bulunan öğrencilerin büyük bölümünün tahliye edildiği belirtildi.

Galatasaray’da çanlar Okan Buruk için çalıyor! 6 maddelik rapor
ABD-İran-İsrail savaşının 46. günü! Ablukayı delen tek ülke: ABD’nin kararı sonrası Hürmüz’de bir ilk…

Son dakika..

Son dakika… MHP lideri Bahçeli: İsrail savaşın tek sorumlusu, saldırıya teşvik var

HABER MERKEZİ- İşte Bahçeli’nin konuşmasından öne çıkan satır başları;Enerji kaynaklarının güvenliğiyle sınır emniyetinin, uluslararası hukuk ile ırkçı ve mezhepçi zihniyetlerin arasında ilmek ilmek örülmüş çok katmanlı bir hesaplaşma ağı bulunmaktadır. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak hava saldırılarıyla başlayan savaşın, 7 Nisan’da iki haftalık ateşkese bağlanmış görünmesi krizin bittiği anlamına gelmemektedir.Bu ateşkes, kapsamlı bir uzlaşıdan ziyade tarafların stratejik ve temel hedeflerine ulaşamadığı bir noktada pozisyonlarını gözden geçirmesine imkân tanıyan geçici bir duraklama niteliğindedir.
“SİLAHLAR GEÇİCİ SUSTU, HESAP KAPANMADI”
Kalıcı çözüm zemini oldukça zayıftır. Savaşın nihayete ermesi ve barışın sağlanması ise erişilebilir bir hedef olmaktan uzaktır. Bu nedenle bugün ateşkes diye sunulan tabloyu saf dil bir iyimserlikle değil, devlet ciddiyetiyle okumak zorundayız. Çünkü ateşkesin kendisi bile bir güç mücadelesinin aracına dönüşmüş durumdadır. Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nın açılması şartıyla iki haftalık ateşkesi kabul ettiklerini ve İran’dan 10 maddelik teklif aldıklarını söylemesi, buna karşılık İran’ın da savaş hedeflerine ulaşıldığını ilan etmesi krizin masaya taşındığını göstermiştir. Anlaşılmaktadır ki silahların geçici olarak susması, hesapların kapandığı değil, gerek sahada gerek masada yeniden ayarlandığı bir ara safhaya işaret etmektedir. İslamabad’da 12 Nisan’da gerçekleştirilen doğrudan ABD-İran müzakereleri ise herhangi bir anlaşma sağlanamadan sona ermiştir. Yalnızca sahada değil, diplomatik zeminde de bütün ağırlığını sürdüren bu mücadele sonrasında görüyoruz ki ortada bitmiş bir kriz değil, yalnızca biçim değiştirmiş bir bilek güreşi mevcuttur.
“DÜNYA BARIŞ KONSEYİ KURULMALI”
İslamabad’da sonuçsuz kalan görüşmeler, bölgedeki çatışmaların küresel bir yıkıma evrilme ihtimalini daha da kuvvetlendirmiştir. Denetimsiz ve önü alınmayan güç rekabeti ve silahlanma hırsı nasıl ki bugün Orta Doğu’da bombaların patlamasına sebebiyet veriyorsa, yarın Avrupa’nın göbeğinde, Asya’nın düğüm noktalarında ve Afrika’nın kırılgan havzalarında daha büyük yıkımların da önünü açacaktır. 2020’de küresel salgınla sarsılan insanlık, Ukrayna-Rusya savaşıyla, Kızıldeniz ve Karadeniz’de bozulan ticaret güvenliğiyle, Gazze’deki insanlık dramıyla, Lübnan’daki yıkımla, Etiyopya’da, Sudan’da ve Somali’de patlak veren krizlerle durmaksızın savrulmuştur. Keşmir hattında Hindistan ile Pakistan’ın karşı karşıya geldiği, bugün Pakistan’da Pakistan-Afganistan geriliminin on binlerce insanın hayatını alt üst ettiği bir dünyada, yangının tek bir bölge ile sınırlı kalacağını düşünmek tehlikeli bir gaflettir. Dünya Savaşı ihtimalinin daha yüksek sesle telaffuz edildiği böylesi bir dönemde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Antony Kuvvertes’in öncülüğünde ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla bir Dünya Barış Konseyi mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi, insanlık nam ve hesabına tarihi bir mecburiyettir.
“TÜRKİYE, ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMAYA HAZIRDIR”
Barış lafzını taşıyıp savaşı fiilen büyüten ikircikli anlayışların değil, adaleti, dengeyi ve hakkaniyeti esas alan yeni bir küresel iradenin tecellisi artık kaçınılmazdır. Türkiye, tarihinin yüklediği sorumlulukla ve coğrafyasının biçtiği misyonla elini taşın altına koymaya hazırdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesi, dün olduğu gibi bugün de atacağımız her adımın rotasını, yürüyeceğimiz tüm yolların istikametini tayin edecektir.
Son dakika… Şanlıurfa’da lisede silahlı saldırı! Rehin öğrenciler var iddiası
“GAZZE’DEKİ ÇIĞLIKLAR BUGÜN LÜBNAN’DA YANKI BULMAKTADIR”
Aziz dava arkadaşlarım, dikkat çekici olan bir diğer durum ise İran cephesinde geçici bir frenleme yaşanırken Lübnan cephesinin açık tutulmasıdır. İsrail ordusunun Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında yaşanan can kayıpları, Siyonist hesapların Lübnan topraklarını terk etmeye niyetli olmadığını göstermektedir. Gazze’deki çığlıklar bugün Lübnan’da yankı bulmaktadır. İsrail’in Lübnan’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal eden saldırıları derhal durdurulmalıdır. Bölgedeki istikrarın sağlanması ve kardeş Lübnan halkının toprakları üzerindeki egemenliğin tesis edilmesi insani ve vicdani bir gerekliliktir.
“İSRAİL BU SAVAŞIN GERÇEK VE TEK SORUMLUSUDUR”
İsrail’in Suriye, İran ve Lübnan gibi bölge ülkelerini hedef alan saldırılarının arttığı ve geniş bir coğrafyada Amerika Birleşik Devletleri güdümünde ve desteğinde sürdürülen emperyalist faaliyetlerin yoğunlaştığı görülmektedir. Bölgemizdeki komşu ülkeleri istikrarsızlaştırarak Siyonizm ve emperyalizm lehine yeniden bir güvenlik inşa etmeye çalışan anlayış yalnızca kaos üretmektedir. İsrail bu savaşın gerçek ve tek sorumlusudur. İsrail üzerinde bir baskı mekanizmasının işletilememesi ise uluslararası sistemin esas sorunudur. Amerika Birleşik Devletleri’nin şımarık çocuğunun saldırganlığının nasıl tolere edildiği, hatta zaman zaman nasıl teşvik edildiği ise küresel dünyanın çifte standartlarını gözler önüne sermektedir.
İlk kıblemiz, göz nurumuz, mübarek hatıraların ve mukaddes emanetlerin kalbi olan Mescid-i Aksa, Miraç mucizesinin eşi, Peygamber Efendimiz’in ümmetine yadigârıdır. Bu kutlu mabede yönelen her tahakküm ve her kuşatma, doğrudan doğruya ümmetin şerefine yönelmiş bir saldırıdır. Mescid-i Aksa’nın İsrail tarafından 41 gün boyunca ibadete kapatılması ve ancak geçtiğimiz günlerde yeniden açılması, bize bu mücadelenin yalnız hava sahaları, sınırlar ve üsler üzerinden değil, kutsal değerlerimiz, inançlarımız, iman ve gönül iklimimizin ait olduğu mekânlar ve inancımızın hafıza sahası üzerinde de yürütüldüğünü göstermektedir. Filistinli Müslüman kardeşlerimizin ibadet özgürlüğü ağır şekilde sınırlandırılmış, hâlihazırda süren insanlık dramına, önü arkası kesilmeyen insan hakları ihlallerine bir yenisi daha eklenmiştir.
“BATI’NIN SESSİZLİĞİ HESAPLI BİR AHLAKİ KÖRLÜK, ORGANİZE BİR SİYASİ İKİYÜZLÜLÜKTÜR”
Öte yandan İsrail Meclisi’nde kabul edilen ve Filistinli siyasi tutuklular için idam cezası yolunu açan düzenleme, Siyonizmin hukuktan ve ahlaktan yoksun yönünü gözler önüne sermektedir. Hukuk eliyle meşrulaştırılmaya çalışılan zulüm, Siyonizmin İslam’dan almaya çalıştığı intikamın, Filistinli kardeşlerimiz üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümün bir başka yansımasıdır. Uluslararası hukuk bu denli ağır bir saldırıya dayanabilecek midir? Eşitlik nerede kalmıştır? Ayrımcılık yasağı kimler için vardır? Batı’nın insan hakları söylemiyle Orta Doğu’nun gerçekliği arasındaki uçurum artık gizlenemez hâle gelmiştir. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları adına dünyaya nizam vermeye kalkışanlar, söz konusu Filistin olunca ya derin bir sessizliğe gömülmekte ya da apaçık hukuksuzlukları muğlak ve utangaç cümlelerle geçiştirmektedir. Batı’nın bu sessizliği hesaplı bir ahlaki körlük ve organize bir siyasi ikiyüzlülüktür.
ABD-İran-İsrail savaşının 46. günü! Ablukayı delen tek ülke: ABD’nin kararı sonrası Hürmüz’de bir ilk
Bütün bunlar yaşanırken bölgenin stratejik damarları da ayrı bir baskı altındadır. Hürmüz Boğazı’ndan enerji geçişi ve deniz yollarının güvenliği tartışmaya açılmışken, Orta Doğu’da su güvenliği de önem kazanmıştır. Savaş öncesi dönemde de küresel ölçekte en yüksek su sıkıntısı yaşayan coğrafyalardan biri Orta Doğu’dur. İklim değişikliği, kuraklık, talep artışı ve çatışmalar su kaynaklarını yeni bir rekabet cephesine dönüştürmüştür. Sınır ötesi askeri gelişmeler okunurken, kaynak güvenliği, ticaret yollarının kontrolü, üretim ağlarının örgüsü ve coğrafyanın medeniyet yapısı birlikte ele alınmalıdır.
“İÇ CEPHEYİ SAĞLAM TUTMADAN DIŞ KUŞATMAYI YARMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Bugün bölgedeki her sarsıntı, Türkiye’ye mezhepçilik, etnikçilik ve vekâlet savaşları üzerinden yeni faturalar çıkarmak isteyen odakların iştahını kabartmaktadır. Türkiye’yi içeriden tartışmalı hâle getirmek, etnik ve mezhebi fay hatlarını kaşımak, Terörsüz Türkiye süreci devam ederken devletin omurgasını yumuşatmak, sınır dışındaki kirli hesapların içerideki yankısından başka bir şey değildir. Washington-Tel Aviv hattında yaşanan gerilim karşısında bölge devletlerinin etnik, dinî ve mezhebi bölücülüğe fırsat vermeyen bir dayanışma çizgisinde kalması hayati bir meseledir. İç cepheyi sağlam tutmadan dış kuşatmayı yarmak mümkün değildir. Sanıyorum ki sınırlarımız dışındaki tüm gelişmeler karşısında Terörsüz Türkiye sürecini sürdürmekteki ısrar ve kararlılığımızın temel sebepleri daha iyi anlaşılmaktadır.
“MUHALEFET, KENDİ BASİRETSİZLİĞİNİ ELE VERMEKTEDİR”
Hal böyleyken, bu süreci bahane ederek Milliyetçi Hareket Partisi’nin çizgisini, Türk milliyetçiliğinin fikrî omurgasını ve yegâne kalesini sorgulamaya yeltenen sözde muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir. Oysa ne idrakleri bu meseleyi kavramaya yeter, ne ufukları bu süreci okumaya yeter, ne de çapları Milliyetçi Hareket Partisi’ni tartışmaya yeter. Türk milliyetçiliğini sorgulama cüreti gösterenler önce kendi siyasi acziyetlerinin ve fikrî savrulmalarının hesabını çıkarmalıdır.
VATANIMIZ EMEKLE YAŞATILAN, EKİNLE GÜÇLENDİRİLEN BİR EMANETTİR”
Değerli dava arkadaşlarım, üzerinde yaşadığımız bu aziz topraklar, kadim Anadolu coğrafyası, bin yıllık Türk yurdudur. Vatan dediğimiz büyük ve mukaddes hakikat yalnızca taşın, toprağın, dağın, ovanın fiziki varlığından müteşekkil değildir. Vatan, toprağa düşen şehit kanıyla, bayrağı göndere çekmek için ödenen bedelle, bu uğurda çekilen çileyle ve nesiller boyunca bu mirasa gösterilen sadakatle anlam kazanan değerdir. Bir avuç toprağı vatan yapan, o toprağın can pahasına, kan pahasına, anadan ve yardan ayrı düşmek pahasına korunmuş olmasıdır. Vatan, uğruna ölünen, uğruna öldürülen, uğruna direnilen, uğruna feda edilen, nice nesiller hür yaşasın diye serden geçilen tarihî ve millî bir varlıktır. Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken hayati bir hakikat daha vardır. Toprağı vatan yapan sadece müdafaa edilmesi değil, aynı zamanda imarıdır, ihyasıdır, üreten, eken, biçen, alın teriyle bereketlendiren ellerdir. Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa, çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir. Askerimizin koruduğu, çiftçimizin işlediği, milletimizin üzerinde devlet kurduğu toprak işte böyle vatan olur. Uğruna can verilmiş fakat terk edilmiş bir toprak parçası zamanla sadece hatıralarda ve hamasi sözlerde yaşayan bir kayba dönüşecektir. Ekilip biçilen, üretimle zenginleşen, nesilden nesile aktarılan, aidiyet kazanan toprak ise vatan olma vasfını her geçen gün yeniden teyit eder.
Türk milleti tarih boyunca pek çok badire atlatmıştır. Kıtlık zamanında duruşunu yitirmeyen, yoklukta direncini kaybetmeyen, toprağı namus bilen, namusunu son nefesine kadar muhafaza eden büyük bir millettir. Türk milliyetçisi için toprağı düşmana karşı müdafaa etmekle toprağı işlemek arasında mahiyet farkı yoktur. Bunlar aynı millî şuurun iki cephesidir. Biri istiklalin kanla kazanılmış yüzüdür, diğeri istiklalin alın teriyle inşa edilmiş yüzüdür. Biri hududu muhafaza eder, diğeri o hududun içindeki hayatı ayakta tutar. Biri devleti saldırıya karşı korur, diğeri milletin nasibini sinesinde tutar. Vatanımız emekle yaşatılan, ekinle güçlendirilen, ekmek olup nimete dönüşen, evlatlarımıza geleceğe taşınan bir emanettir. İşte bu sebeple tarım meselesine basit bir sektör başlığı, dar bir ekonomik alan, sadece çiftçinin gündemi veya piyasa dengeleriyle sınırlı bir faaliyet olarak bakamayız.
“KARNININ BAŞKASININ DOYURMASINA İZİN VEREN DEVLET HÜR DEĞİLDİR”
Tarım, toprağın hayatla buluşma biçimidir. Tarım, toprağın milletin sofrasına ulaşma şeklidir. Tarım, nasibin devlet aklıyla birleşmesidir. Tarım, milletin yalnız bugününü değil, yarınını da besleyen stratejik kudrettir. Günümüz dünyasında bir millete diz çöktürmenin tek yolu işgal değildir. Dışa bağımlı hâle gelen millet diz çökmüş demektir. Çiftçisini, tarlasını terk etmişse, köylüsü bağını dağıtmışsa, devlet üreticisini kaybetmişse diz çökmüş, çocuklarının sofrasını başkasının denetimine bırakmış demektir. Kaşığını başkasının doldurmasına, karnının başkasının doyurmasına izin veren devlet hür değildir.
“GIDA GÜVENLİĞİ BİR MİLLÎ EGEMENLİK, BİR MİLLÎ BEKA MESELESİDİR”
Bu nedenle gıda güvenliği doğrudan doğruya bir millî egemenlik, bir millî beka meselesidir. Tarım meselesi ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir. Gıda güvenliği tali bir politika başlığı değildir. Savaş bugün sadece cephede çarpışmayla verilmemektedir. Savaş bazen sınır hattında olur, bazen gümrük kapılarında olur, bazen yağmur duasına çıkan ellerde olur. Savaş bazen vatandaşlarımızın kesesine giden yolda olur. Bazen evladını karnı tok uyutmak isteyen annenin çabasında olur. Savaş bazen silahla gelir, bazen ambargoyla gelir, bazen kurşunla gelir, bazen tohumla, gıda zinciriyle, gümrük baskısıyla gelir. Savaş sadece tankla, tüfekle, füzeyle yürütülmez. Savaş bazen tedarik zincirinin kırılmasıyla, bazen boş market raflarıyla, bazen kepenk indiren esnafla, bazen kapatılan pazar tezgâhıyla olur. Bugün tohumunu kim üretiyorsa savaşın galibi odur. Bugün bir milletin sofrasına gelen aşı kim kaynatıyorsa savaşın galibi odur. Kendi kendine yetebilen bir ülke olmak düş değildir. Kadere emanet edilmiş bir dua değildir. Hamasi bir dilek hiç değildir. Bugün üretilebilen ve ürettiğini tüketebilen bir Türkiye olmak jeopolitik bir zorunluluk, millî bir gereklilik, tarihî bir haysiyet meselesidir.
Bugün dünyamızın içinden geçtiği kaotik dönemde iklim baskılarının arttığı, su krizlerinin büyüdüğü, tarımsal üretimin jeopolitik bir silaha dönüştürülebildiği, lojistik hatlarının kırılganlaştığı, biyoteknolojik müdahalelerin ve denetimsiz gıda dolaşımının çoğaldığı bir vasatta tarımı sadece ekonomik verim meselesi olarak görmek basiretsizliktir. Tarım millî mukavemettir. Tarım yarınlarımızı bugünden koruma iradesidir. Tarım tam bağımsız, büyük ve güçlü Türkiye’dir. Türk milleti kriz anında kapı kapı dolaşacak, başkasının lütfuyla yaşayacak, yardım eli uzanmasını bekleyecek bir millet değildir. Türk milleti kendi emeğiyle ayağa kalkmış, kendi iradesiyle tarih yazmış, kendi alın teriyle kıtlıkları yarmış büyük bir millettir ve kıyamete kadar öyle kalacaktır. Bize düşen toprağı küstürmemektir. Bize düşen çiftçiyi yalnız bırakmamaktır. Bize düşen köyü boşaltan değil, milletin efendisi olan köylüyü yaşatan politikaları hâkim kılmaktır.
Merhum Âşık Veysel ne güzel söylemiştir. Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi. Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi. Kazma ile dövmeyince kıt verdi, benim sadık yârim kara topraktır. Kara toprağa terini katık edip soframıza nimet ulaştıran çiftçimizi ve köylümüzü ezdirmemek de elbette bize düşecektir. Hem çiftçimizin alın terine hem helal soframız için kesemizden çıkan kazanca göz dikenlere de göz açtırmamalıyız. Milletin emeği ve alın teri üzerinde haksız kazanç devşirerek kâr maksimizasyonu hedefleyen fırsatçıları tek tek belirlemeli ve nerede gayrimeşru bir kazanç alanı varsa derhâl devlet eliyle kapatılmalıdır.
Galatasaray’da çanlar Okan Buruk için çalıyor! 6 maddelik rapor
“ÇOCUKLARIMIZA TOPRAĞIN KIYMETİ ANLATILMALI”
Değerli dava arkadaşlarım, tarım aynı zamanda nesillerimizin beden ve zihin sağlığını ilgilendiren millî bir meseledir. Bugün GDO’lu gıdalar, denetimsiz üretim biçimleri, tedarik zinciri bozulmuş gıdalar, kimyasal yoğunluk, sağlıksız tüketim kalıpları ve ithalata dayalı beslenme alışkanlıkları Türk evlatlarının bedenine ve ruhuna yönelmiş en büyük tehlikedir. Gıda güvenliği kadar güvenilir gıdaya ulaşma konusu da son derece önemlidir. Güvenilir gıdaya erişim konusu, Türk milletinin yarını hangi bünyeyle, hangi dirençle, hangi şuurla taşıyacağının meselesidir. Çocuklarımızın sofrasını korumak geleceğimizi korumaktır. Hatırlar mısınız, çocukluğumuzda okullarda düzenlediğimiz yerli malı haftasını. Evimizde olanı elimizle bölüp paylaştığımız yerli malı haftaları işte tam bu meselenin muhafızıydı. Belki mütevazıydı, belki sade görünürdü. Ancak mesaj açıktı. Varlığı da yokluğu da, şükrü de sabrı da bilen çocuklarımız için bir ahlak kazanımıydı. Çocuklarımızın birlikte yedikleri meyveler onlara paylaşmayı da nimetin kıymetini bilmeyi de öğretirdi. İşte bu anlayışın güncellenmiş, güçlendirilmiş ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmış şekilde Millî Eğitim Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın müşterek çalışmasıyla bugünden yeniden ele alınması gerektiğine inanıyorum. Çocuklarımıza toprağın kıymeti anlatılmalı. Sağlıklı gıdalarla büyümelerini sağlamalıyız.
Millî şuur nutuklarla değil, o şuuru taşıyacak nesillerin yetiştirilmesiyle inşa edilir. Merhum şairimiz Abdurrahim Karakoç ne diyordu. Korudunsa kurşun dahi yiyerek, sevmişsindir düşünerek, duyarak, çıplak yerler yeşillensin diyerek bir fidan dikersen. Bu vatan senin. Şehidiyatın emaneti, gazilerimizin mirası, evlatlarımız yaşatsın diye maziden hatıra hikâyemiz budur. Topraklarda sürsün diye nesillerimize toprağın kanla sulandıkça ve ekilip biçildikçe vatan kılındığını anlatacağız. Hudutta sipere koşan Mehmetçiğimiz ile tarlasında ekin nöbeti tutan çiftçimiz birdir. Biri vatan toprağını korur, diğeri topraktan hayat bulur. Tarım aynı zamanda sosyal denge meselesidir. Köylerimizdeki hayatın sönmesi, şehirlerde demografik dengenin, sosyal hayatın ve kültürümüzün yara alması anlamına gelir. Bu sebeple kendi kendine yeten köyler anlayışını, geçmişine yönelik içi boş ve hamasi bir dönüş olarak değil, üretime odaklanan stratejik bir yürüyüş olarak değerlendirmek lazımdır. Bugün için üreten, yarın için depolayan, kooperatifleşen, yaylaları, tarlaları, meraları ve seraları boş bırakmayan, hayvanın başında duran, suyunu kirletmeyen, toprağını nadasa bırakmayan, havasını zehirlemeyen, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla ve çocuğuyla üreten köylere ihtiyacımız vardır.
Türk ve Türkiye Yüzyılı kırsalımızdan, köylerimizden, çiftçilerimizin ve besicilerimizin omuzlarında yükselecektir. Terörsüz Türkiye hedefimiz doğrultusunda ilerledikçe, sınırlarımızdan terörün hain gölgesi çekildikçe, huzurun coğrafyası genişledikçe, devletin kudretiyle milletin duası aynı istikamette buluştukça, yıllarca korkunun, istismarın, göçün ve güvensizliğin baskısı altında kalmış nice bölgemiz yeniden ayağa kalkacaktır. İşte tarım kentleri dediğimiz budur değerli dava arkadaşlar. Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır havzalarımızın, yaylalarımızın, ovalarımızın ve köylerimizin terör provokasyonlarından kurtularak büyük bir üretim seferberliğine katılması mümkündür ve artık hayal değildir.
ARA SEÇİM TARTIŞMALARI
Grup toplantısının ardından ara seçim tartışmalarıyla ilgili konuşan Bahçeli, ara seçimin olmayacağını, seçimlerin zamanında yapılacağını söyledi.
…

Türkiye'yi sarsan vahşet: Tek hatırladığım 8 gün boyunca eşimin cesediyle uyumuşum

Türkiye’yi sarsan vahşet: Tek hatırladığım 8 gün boyunca eşimin cesediyle uyumuşum

Olay, 21 Nisan 2025’te İnönü Mahallesi Arnavut Caddesi’nde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, cadde üzerindeki apartmandan kötü kokuların gelmesi üzerine binada yaşayan vatandaşlar, 112 Acil Çağrı Merkezini aradı. İhbar üzerine Civil ailesinin yaşadığı eve giren ekipler, 34 haftalık hamile Elif Civil’in cesediyle karşılaştı. Elif Civil’in, vücuduna aldığı 12 bıçak darbeleriyle öldürüldüğü, cesedin 10 günden fazla süredir evde olduğu belirlendi.
Yaşanan olayın ardından harekete geçen Kastamonu İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, ölen kadının kocası Berkan Civil’i (29) 1,5 yaşındaki çocuğu İ.C. ile birlikte Nasrullah Meydanı’nda yakaladı. Gözaltına alınan Berkan Civil tutuklandı.

Olayın ardından Berkan Civil hakkında Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesinde “Eşe karşı kasten öldürme kasten öldürme” suçundan dava açıldı. Davanın ilk duruşmasında, tanıklar ve taraf avukatları hazır bulunurken, sanık SEGBİS aracılığıyla duruşmaya katıldı.
Hamile annesinin cesediyle aynı evde 10 gün! 1,5 yaşındaki bebek koruma altına alındı

“TEK HATIRLADIĞIM 8 GÜN BOYUNCA EŞİMİN CESEDİYLE UYUMUŞUM”
Duruşmada savunma yapan Berkan Civil, “Olaydan önce ben, kapı komşum M.Ç.’yi telefonla aradım. Çarşıya inemeyeceğimi eve gelirken ekmek ve sigara almasını söyledim. Kapıyı tıkladı, açtım ekmek ve sigarayı aldım. Parasını da verdim. Sigarayı içtikten sonrasını da hatırlamıyorum. Tahlillerimde uyuşturucu çıktı mı, bilmiyorum. 4 gün kendimde değildim. Uyandığımda boğazımda kesik vardı, karnımda da kesikler vardı. Tek hatırladığım 8 gün boyunca eşimin cesediyle uyumuşum. Telefonum da olmadığı için arayamadım. Ben yaralıydım, eşim de öldürülmüş haldeydi. Telefonum yoktu, bulamadım. O yüzden de kimseyi arayamadım. Sigarayı içtikten sonra uyandığımda boğazım kesikti. Gömleğimde kan içerisindeydi. Korktuğum için kimseyi arayamadım, haber veremedim. 4 gün boyunca uyuya kalmışım. Korktum, çocuğumu kaybederim diye, o yüzden aramadım. Eşimle ara sıra anlaşmazlıklarımız olurdu. Her ailede olduğu gibi sorunlarımız olurdu. Fiziki olarak eşime bir şiddet uygulamadım. Ciğerim yanıyor, evladımı, eşimi kaybettim. Tek hazırladığım T.Ş.’nin kapıya gelip ekmek ve sigarayı bıraktığı, ardından bir süre sonra görüşünce, ‘ben, sana demiştim’ diye cevap verdi. 10 gün sonra olay ortaya çıktı. Kan değerlerimde uyuşturucu çıktı mı bilmiyorum” dedi.

“BEN BABAYIM SONUÇTA, BİLİNCİMİ KAYBETSEM DE ÇOCUĞUMA BAKABİLİRİM”
Evde bulunan bıçaktaki DNA’sının daha önce ev işlerinde kullandığı için çıkmış olabileceğini iddia eden sanık, “Herhangi bir yere borcum yoktu. Herhangi birisiyle husumetim de yok. Ben işimde gücümde birisiyim, eşimin de kimseyle husumeti yoktu garibimin. Boya ve fayans işlerine gidiyorum, akşamları da kahvehanede çalışıyordum. Ben, 8 gün boyunca evde eşimin cesedini gördüm. Nasıl yaralandığımı hatırlamıyorum. Uyandığımda boğazım kesik, gömleğim de kan içerisindeydi. Yakalandığım güne kadar 8 gün boyunca dışarıya hiç çıkmadım. Herhangi bir madde kullanmadım. Olaydan 15 gün önce eşimle kavga ettiğimi söylüyorlar. Bunu kabul etmiyorum. Madem komşularımız kavga ettiğimizi duymuşlar, neden polisi aramamışlar” diye konuştu.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı adına duruşmaya katılan avukatın, “4 gün boyunca kendine gelemediğini söylüyorsun. 1,5 yaşındaki çocuğun bakımını kim sağlamış, bunu açıklayabilir misiniz” şeklindeki sorusuna cevap veren sanık, “Çocuğuma ben baktım. Ben, babayım, bilincimi kaybetsem de çocuğuma bakabilirim. Kendimde olmasam da hatırlamasam da çocuğuma bakabilecek durumdaydım” şeklinde konuştu.
“ARADA BİR SİGARA ALIP BERKAN’A VERİRDİM”
Tanık olarak dinlenen komşu T.Ş. de, “Sanık ile 3 ay arkadaşlığımız oldu. Karşı kapı komşumdu. Olayı bilmiyordum. Yakalandığı gün ben Ankara’daydım. Ben evine bir bardak çay dahi içmeye gitmedim. Eşinin ismini bilmem. Bir kere evime geldi ve 5 dakika oturup gitti. Eşiyle ilgili bir sorunundan bahsetmedi. Eşini de 2 kere gördüm. Bir gece eşi ile sesleri geldi, kavgalarını duymuştum. Arada bir sigara alıp Berkan’a verirdim. İçimden gelirdi. En son olaydan 10 gün önce sigara alıp vermiştim. Paket sigaraydı. Kapının önünde ayakkabılık vardı, oraya bıraktım. Ben iki paket sigara almıştım, birisini Berkan’a verdim, diğerini kendime aldım. Benden sigara istememişti. Arayıp söylemedim, o bıraktığım yerden alıyordu” ifadelerini kullandı.
T.Ş.’nin verdiği ifadenin ardından konuşan Berkan Civil, “Sen bana bunu nasıl yaptın, eşime nasıl kıydın?” şeklinde tepki göstererek, “Adaletin tecelli etmesini diliyorum. Ailesinin şikayetçi olması umurumda değil. Ben onlardan daha düşkündüm eşime. Gereken araştırılsın. Adalete güveniyorum. İki elim T.Ş.’nin yakasında olacak. Eşimi kaybettim, evladım yetim kaldı. Her şey araştırılsın. Düne kadar ailesi de hayatımızda yoktu. Yazıklar olsun. Bir de tanıklık yapıyorlar” dedi.
KİRAYI VE AİDATLARINI ÖDEMEYİNCE EŞİNİ ÖLDÜRDÜĞÜ ORTAYA ÇIKTI
Berkan Civil’in ev sahibi S.G. de, “Elif’i hiç görmedim. Sanığın kira borcu vardı, ödeyemediler. Nisan ayında çıkacağını söyledi. Nisan ayı gelince 2 hafta boyunca aradım ama ulaşamadım. Ben de yöneticiyi aradım. Durumu anlattım. Yönetici ile birlikte daireye çıktık. Koku geliyordu, biz de polisi aradık” diye konuştu.
“AİLESİ BİZİ ARAYIP, ‘KIZINIZI ALIN, YOKSA ÖLDÜRÜR DENİZE ATARIZ’ DEDİLER”
Elif Civil’in babası İ.Ç. de, “En son yüz yüze bir yıl önce İstanbul’da görüşmüştük. Yaşananları biz bilmiyoruz. Olaydan 3 ay önce sanığın annesi ve babası bizleri aradı, ‘kızınızı alıp götürün, keser atarız, öldürürüz, geçinemiyorlar’ dediler. Biz de kızımızı arayıp durumunu sorduk, ‘sorun yok, iyiyiz’ dediler. En ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum” dedi.
Sanığın ailesini ve taraf avukatlarını da dinleyen mahkeme heyeti, dosyadaki eksiklerin giderilmesi için duruşmayı ileri bir tarihe erteledi….

Adana’da diş kliniğinde 25 milyonluk vurgun iddiası! 20 yıllık çalışan kameraya yakalandı

Adana’da diş kliniğinde 25 milyonluk vurgun iddiası! 20 yıllık çalışan kameraya yakalandı

Adana’da bir diş kliniğinde 20 yıldır sekreter ve muhasebeci olarak çalışan bir kadın, işyerini yaklaşık 25 milyon lira dolandırdığı iddia edildi. Çekmeceden aldığı paraları çantasına sakladığı anlar ise güvenlik kamerasına yansıdı.
ADANA’DA DİŞ KLİNİĞİNDE 25 MİLYONLUK VURGUN İDDİASI
Edinilen bilgiye göre, bir müşterinin yaptığı ödemenin muhasebe kayıtlarıyla uyuşmaması üzerine ortaya çıktı.
İlginizi Çekebilir
Durumdan şüphelenen klinik yönetimi, iş yerindeki güvenlik kameralarını geriye dönük incelemeye aldı. Yapılan incelemelerde, çalışan R.Ç. (48) kasadan gizlice nakit para aldığı, çevreyi kontrol ettikten sonra paraları çantasına koyduğu tespit edildi. Olayın ardından şüphelinin işine son verildi.
İncelemelerin derinleştirilmesiyle birlikte kliniğin diğer hastalarıyla da görüşüldü. Çok sayıda hastanın, ödemeleri nakit olarak yapmaları yönünde çalışan tarafından yönlendirildiği, bazı ödemelerin ise klinik dışında, otoparkta alındığı öne sürüldü. İlk tespitlere göre kliniğin zararının yaklaşık 25 milyon liraya ulaştığı belirlendi.

Öte yandan iddialara göre, iş yeri sahibi T.A. ile yapılan ilk görüşmede şüpheli çalışanın suçunu kabul ettiği ve eylemi “ihtiyacından dolayı” gerçekleştirdiğini söylediği öğrenildi. Ancak olayın adli makamlara taşınmasının ardından şüphelinin resmi ifadesinde suçlamaları reddettiği bildirildi.
“MÜFETTİŞLERLE BAŞINIZI AĞRITIRIZ”
Sürecin devamında şüpheli ve eşinin uzlaşma talebinde bulunduğu, iş yeri sahibinin şikayetçi olacağını belirtmesi üzerine ise “Müfettişlerle başınızı ağrıtırız” şeklinde tehditler savurduğu iddia edildi.
Maddi ve manevi zarara uğradığını belirten klinik sahibinin şikayeti üzerine, olayla ilgili Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmanın çok yönlü sürdüğü bildirildi.

Son dakika… Şanlıurfa’da lisede silahlı saldırı! Rehin ve yaralı öğrenciler var iddiası…

LGS çıkışı 'sınav çok kötüydü' sözleriyle viral olmuştu! 6 yıl sonra ortaya çıktı: Aylık kazancı dikkat çekti

LGS çıkışı ‘sınav çok kötüydü’ sözleriyle viral olmuştu! 6 yıl sonra ortaya çıktı: Aylık kazancı dikkat çekti

Gaziantep’te yaşayan Yunus Emre Orhan, 2020 yılında yapılan Liselere Geçiş Sınavı (LGS) çıkışında yaptığıi açıklamalarla gündem olmuş, videosu milyonlarca izlenmiş ve sosyal medyada tıklanma rekorları kırmıştı.
Aradan geçen 6 yılın ardından tekrar ortaya çıkan Yunus Emre Orhan, liseyi dışardan bitirdikten sonra gündem olan esprili röportajında da vurguladığı gibi kebap ustası oldu.

YILLAR ÖNCE VERDİĞİ RÖPORTAJLA GÜNDEM OLDU
Yunus Emre Orhan, yıllar önce sınav çıkışıverdiği ve “Sınav çok kötüydü usta ya. İlk dönem zaten okula fazla gidemedim, gördüklerimizi de yapamadık. Hiçbir şey yok. İngilizceyi bıraktım, fen zaten beni bıraktı. Yapamadık, mağduruz, bekliyoruz. Covid önlemleri alınmıştı ama biraz sıkıntılıydı. Sosyal mesafe diyorlar ama arkadaşım arkamda oturuyor. Toplasan 10 santim yok. Ön tarafta kırmızı noktalarla 1,5 metre mesafe var ama arkada aynı düzen yoktu. Yeter ben gidiyorum artık, yemek yiyeceğim” ifadelerini kullandığı röportajla gündem olduğunu belirten ve sonrasında yaşananları anlattı.

ARADAN GEÇEN 6 YILIN ARDINDAN KEBAP USTASI OLDU
Kısa sürede viral olan bu röportajın ardından tanınan Orhan, eğitim hayatına devam etmek yerine küçük yaşlarda başladığı kebapçılık mesleğine yöneldi.
Babası tarafından bir ustanın yanına verilen Orhan, yıllar içinde kendini geliştirerek kebap ustası oldu. Gaziantep Kalesi’nin altındaki Tabakhane bölgesinde doğup büyüdüğünü belirten Orhan, çocuk yaşta çalışmaya başladığını ve okuldan sonra ustasına yardım ederek mesleği öğrendiğini ifade etti.
Eğitim hayatını bırakmış olmasına rağmen pişman olmadığını dile getiren Orhan, gençlere ise eğitimlerini sürdürmeleri yönünde tavsiyede bulundu.
Mesleğini severek yaptığını belirten Orhan, şu anki hayatından memnun olduğunu ifade etti. Kebap ustası olarak çalışan Orhan, günlük ortalama 3 bin ila 3 bin 500 lira kazandığını, aylık gelirinin ise yaklaşık 90 bin lirayı bulduğunu söyledi. Sosyal medyada her yıl yeniden gündeme gelen röportajıyla ilgili de konuşan Orhan, gelen yorumların kendisini mutlu ettiğini ancak hiçbir zaman bu ilginin peşinden gitmediğini belirterek, “Her zaman işime odaklandım” dedi.

“OKUMAYA PEK BİR EĞİLİMİM YOKTU”
Mesleğe nasıl başladığını anlatan usta Orhan, “Daha önce bir LGS sınavı sırasında bir video çekmiştik. Aynı şekilde bir röportaj yapmıştık. O röportaj çok ilgi gördü, viral oldu. Ancak bizim aslında okumaya pek bir eğilimimiz yoktu. Babamız da bizi bir ustanın yanına verdi, ‘et senin kemiği benim’ diyerek. Çok şükür, zamanla esnaf olduk, bir zanaat sahibi olduk. Ben daha birinci sınıfa gidiyordum, yani 7-8 yaşlarındaydım. Okuldan sonra gelip ustama yardım ederdim. Bu şekilde gidip gelerek büyüdüm. Şu an 26-27 yaşındayım ve hala aynı işi yapmaya devam ediyorum. Çok şükür, meslek sahibi olduk. Şu an kebapçıyım, kebap ustasıyım. Esnafın içinde büyüdük, çalışmaya devam ediyoruz. Allah’a şükür bugünlerimizi aratmıyor. Allah bugünümüzü elimizden almasın. ‘Kale altı Tabakhane’ dediğimiz bölgede çalıştım. Gözümü burada açtım, burada doğup büyüdüm. Hayatımın büyük kısmı burada geçti ve hala burada çalışmaya devam ediyorum. Açık konuşmak gerekirse hiç pişman değilim. Ancak okuyan arkadaşlarım beni yanlış anlamasın; elbette okusunlar, eğitimlerine devam etsinler. Benim okumaya pek isteğim yoktu. Zanaat sahibi olmak istedim ve mesleğimi severek yaptım. Ama yine de okuyan herkese eğitimlerini sürdürmelerini tavsiye ederim” dedi.

“GÜNLÜK ORTALAMA 3 BİN – 3 BİN 500 TL CİVARINDA KAZANIYORUM”
Orhan, “Günlük ortalama 3 bin – 3 bin 500 TL civarında kazanıyorum. Bu da aylık yaklaşık 90 bin TL’ye denk geliyor. Ben 6’ıncı yada 7’inci sınıftayken arkadaşlarım okula giderken 30-40 lira harçlık alıyordu. Ben ise günlük 150-200 lira kazanıyordum. Bu durum beni oldukça cezbediyordu. Esnaflık ve para kazanmak hoşuma gidiyordu. Arkadaşlarım öğrencilik gereği kısıtlı harçlıkla idare ederken, ben daha rahattım. İstediğim gibi harcama yapabiliyordum. Bu da beni iş hayatına daha çok yönlendirdi. Hedefim, mesleğimde daha da ilerlemek. Üzerine ne katabilirsem benim için kazançtır. Açık liseyi bitirdim. Ancak şu an için üniversite gibi bir hedefim yok. İleride nasip olursa neden olmasın ama şu an böyle bir düşüncem yok. Yorumları okuyorum. İnsan ister istemez mutlu oluyor. Tarif etmesi zor bir duygu. Bir anda tanınır olmak, fenomen gibi hissetmek farklı bir şey. Ama ben bunun üzerine çok gitmedim. Her zaman işime odaklandım. Açıkçası ben çok üzerine düşmüyorum. Ama videoyu tekrar gördüğümde, yorumları okuduğumda mutlu oluyorum. Akrabalarım da bana gönderiyor, geri dönüşler yapıyorlar. Bu da insanı sevindiriyor” diye konuştu….

Karakolda işlenen cinayette sanık konuştu: ‘Görünce dayanamadım, kaç kez salladım hatırlamıyorum’

Karakolda işlenen cinayette sanık konuştu: ‘Görünce dayanamadım, kaç kez salladım hatırlamıyorum’

Konya’da kuzenini taciz ettiği iddiasıyla Serdar Bayar’ı (18) polis merkezinde bıçaklayarak öldüren Enes Koçak (22) ile beraberindeki 2 sanığın yargılanmasına başlandı. Enes Koçak, savunmasında, “Ben içeri girince Serdar’ı gördüm. Görünce yaptıkları aklıma geldi ve dayanamadım, bıçağı çıkardım. Kaç kez bıçak salladığımı hatırlamıyorum, kendimi kaybetmiştim, her şey bir anda oldu” dedi.
İlginizi Çekebilir
Olay, 23 Ekim 2025’te saat 01.00 sıralarında meydana geldi. Serdar Bayar, R.N.K.’yi (16) taciz ettiği iddiasıyla polis merkezine götürüldü. Durumu öğrenen R.N.K.’nin amcası Seyfettin Koçak ve oğlu Enes Koçak, polis merkezine gitti. Enes Koçak, polis merkezinde karşılaştığı Serdar Bayar’ı 7’si öldürücü 8 bıçak darbesiyle sırtından yaraladı. Serdar Bayar, hastanede hayatını kaybetti. Enes Koçak, babası Seyfettin Koçak ve olayla bağlantılı olduğu öne sürülen kardeşi Mahmud Sami Koçak polis tarafından gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen Enes Koçak ve babası Seyfettin Koçak tutuklandı, Mahmud Sami Koçak adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
DAVA SÜRECİ BAŞLADI
Olayın ardından tutuklanan Enes Koçak, babası Seyfettin Koçak ve tutuksuz kardeşi Mahmud Sami Koçak’ın Konya 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına başlandı. Enes Koçak, savunmasında, kuzeni R.N.K.’nin kaybolduğunu öğrenince yaptıkları arama sırasında Serdar Bayar’ın adresine gittiklerini ve yaşanan tartışma sonucu döndüklerini söyledi.

‘KENDİME ENGEL OLAMADIM’
Olay günü de babası Seyfettin Koçak ile polis merkezine ifade vermeye gittiklerini belirten Enes Koçak, “Ben içeri girince Serdar’ı gördüm. Görünce yaptıkları aklıma geldi ve dayanamadım, bıçağı çıkardım. Kaç kez bıçak salladığımı hatırlamıyorum, kendimi kaybetmiştim, her şey bir anda oldu. Kendime engel olamadım. Bu sırada babamı görmedim bile. Bıçağı, kuzenimi aramak için Serdar’ın evine gidince, bana tornavida çektikten sonra pazardan almıştım. Bıçak daha sonra hep üzerimdeydi. Ne olur, ne olmaz diye taşıyordum. Pişmanım, öldürme gibi bir niyetim yoktu” dedi.

‘ENES’İN ELİNDEKİ BIÇAĞI GÖRMEDİM’
Baba Seyfettin Koçak ise savunmasında, yeğeni R.N.K.’yi aramak için Serdar Bayar’ın evine gittiklerini, yaşanan tartışmanın ardından oradan ayrıldıklarını söyledi. Olay günü de oğlu Enes Koçak ile polis merkezine gittiklerini anlatan Koçak, “Karakola gittiğimizde 2 ya da 3 tane polis vardı. ‘Polislere ifade vermek için geldik’ dedik. İçeri girince Serdar’ı ilk polis zannettim. Serdar’ın kolunda dövmeler vardı. Ben dövmeyi görünce kendimi kaybettim, bu dövmeleri yeğenime de yapmıştı. Sonra ben kendime engel olamadım ve Serdar’a vurmaya başladım ancak Enes’in elindeki bıçağı görmedim, ben polisler bizi tuttuğu zaman bıçağı gördüm, ben bıçağı görseydim karakola getirmezdim” diye konuştu. Mahkeme heyeti, tanıkların da dinlenilmesinin ardından duruşmayı erteledi.

‘OĞLUMU KARAKOLDA CANİCE KATLETTİLER’
Duruşmanın ardından DHA’ya konuşan Serdar Bayar’ın annesi Yurdanur Bayar, olaydan iki gün önce Seyfettin Koçak ve Enes Koçak’ın, R.N.K.’yi aramak için evlerine geldiklerini ve yaşanan tartışma sonrası tehdit edip, ayrıldıklarını anlattı. Anne Bayar, “Bizim evimize gelip, gittikten sonra kız kaçırma olayı iddiası üzerine biz karakola gitmiştik. Orada yine onları gördüm. Oğlum da onlara, ‘Bir şey, sıkıntı mı var? Varsa bir sıkıntı benimle çözün. Hastaneyse, hastane. Eğer benimle ilgili bir sıkıntı çıkarsa ben cezamı çekerim’ dedi. Karşı taraftakiler oğluma yönelik olarak, ‘Sana iki diyorum. Üç demeyeceğim. İki say, üç sayma’ dedi. İşte o 3’üncü gün karakolda katlettiler canice” diye konuştu.
‘BABA, BIÇAĞI PEÇETEYE SARIP VERDİ’ İDDİASI
Ailenin avukatı Mehmet Fatih Soylu ise baba Seyfettin Koçak’ın kendi iş yerinden çıkarken bıçağı peçeteye sarıp yanına aldığına dair güvenlik kamera kayıtlarının mahkemeye delil olarak sunulduğunu hatırlattı. Baba Koçak’ın daha sonra bıçağı oğluna verdiğini ve suçu tasarlayarak işlediklerini iddia eden Soylu, “Peçetenin içerisinde bir cisim sarılı olduğu görüntülerle sabit. Cinayetin gerçekleştiği esnada, cinayette kullanılan bıçağın da peçeteye sarılı olmasıyla beraber zaten görüntülerin birbiriyle uyumlu olduğu ortaya çıkıyor. Müvekkilimin karakolda elleri kelepçeli, savunmasız bir şekilde ortada otururken sanıklar tarafından gerçekleştirilen eylem aynı zamanda, ‘Beden ve ruh bakımından kendini savunamayacak bir kişiye karşı işlenmesi’ dolayısıyla iki farklı nitelikte suçun işlendiğini düşünmekteyiz” dedi.

Serdar Bayar
Galatasaray’da çanlar Okan Buruk için çalıyor! 6 maddelik rapor…

İstanbul merkezli FETÖ'nün 'TUS kampına' operasyon: 17 gözaltı

İstanbul merkezli FETÖ’nün ‘TUS kampına’ operasyon: 17 gözaltı

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, FETÖ’nün oluşturduğu hücresel alanlarda TUS’a hazırlanma adı altında yapılan kamplara katılan şüphelilerin yakalanmasına yönelik çalışma başlattı.
Çalışmalarda, haklarında daha önce itirafçı beyanları bulunan şüphelilerin örgütün şifreli mesajlaşma programı “ByLock”ta bulunan mesaj içeriklerinde isimlerinin geçtiği tespit edildi.
Bank Asya hesaplarında örgüt elebaşının talimatı sonrası hesap hareketleri ve örgütün gizli haberleşme yöntemi olarak ardışık aranma tespitleri olan 17 şüphelinin kimliğini belirleyen ekipler, zanlıların örgüt tarafından ders çalışma adı altında kendilerine ait yurtta hücresel olarak oluşturulan TUS kampına katıldıkları bilgisine ulaştı.
Çalışmaların tamamlanmasının ardından ekipler, İstanbul, Ankara, Bingöl, Bursa, Çorum, İzmir, Kayseri, Konya, Kütahya, Muğla, Ordu ve Rize’de düzenledikleri eş zamanlı operasyonda doktor olan 17 zanlıyı gözaltına aldı.
İşlemleri için emniyete götürülen şüphelilerden 15’inin kamu hastanelerinde aktif olarak doktorluk yaptığı öğrenildi.
ABD-İran-İsrail savaşının 46. günü! ‘Hürmüz restleşmelerinin’ gölgesinde kritik cephede bir ilk: ‘Tespiti zor, engellenmesi güç’
Son dakika: Mansur Yavaş hakkında soruşturma izni…